
Grubumla mezun olduğumuz lisenin gençlik festivalinde sahneye çıkacağımız gündü. Çok iyi bir davulcu değildim. Hala da değilim gerçi. İkinci sahne deneyimimdi. İlkinde çaldığımız tek parçanın daha ilk bölümünde bageti yerlerde aradığım anlar tazeliğini koruyordu. Çınlayan Murphy özdeyişlerini susturmanın yolu yıllar sonra mezun olduğu okula dönen öğrenci coşkusuna kendini kaptırmak gibi görünüyordu. Öyle de yaptım. Spor salonunu tavaf edip, okul alanı içerisinde zaman durmuşçasına kati ve baki kalan hoca alışkanlıklarını gözlemleyip nostaljiyle dolmak gibi klişe hamleler yani.
Bir de Muharrem abi vardı tabi. Liselerde kapı görevlisi olarak anılan fakat iş tanımı sıfatını çoktan aşıp geçmiş ve genelde öğrenciler tarafından çok sevilen babacan adamlar ekolünün sadık bir temsilcisiydi. Kısa boylu ve tıknazdı fakat alaya alınacak mesafeyi kolay kolay tanımazdı. Hun hakanı Attila’yı kısa boylu ve tıknaz olarak betimleyen tarihçi Roma’da pek ciddiye alınmamıştı. Biz almaya hazırdık. Fevri ve deli olduğu zamanlar çoğunluktaydı zira. Birilerinin ardından küfrederek koştuğu ve börek almaya çıkan öğrencileri okula sarsılmaz bir inatla almadığı manzaralara tanıklık etmeyen yoktu aramızda.
Nereye gidilirse gidilsin geride değişmeyen insan ve mekanların olduğunu görünce duyulan bilindik ve sıklıkla inkar edilen huzuru yaşatmada gecikmemişti Muharrem abi, vokalistimizin park ettiği arabayı okulun bahçesinden def etmeye çalışırken:
-Bunca yıl sonra saç sakal tamtakım halde okula gelmişiz abi bi selamlaşıverseydik hele.
-Ben anlamam çıkacak o araba bahçeden, çok çok yarım saat dursun.
-Eyvallah.
Sahneye çıkacağımız vakit yaklaşmış, beyinler haziran güneşiyle pişmiş, yukarıdaki fotoyu çeken arkadaş nişanlandığını sigara molasında açıklamışken doğanın çağrısına yanıt vermek için doğru bir zaman gibi gelmişti. Yolu biliyordum, neticede benim okulumdu. Bahçeyi boydan boya geçip 7 yıl boyunca sonu rahatlamayla biten koridoru arşınlayıp tahta kapıdan içeri girdim. Ortam beklediğimin aksine karanlıktı. Göz alışınca da oranın olmam gereken yer olmadığını anlayabildim. Benzer bir hissi üniversitenin prefabrik öğrenci işlerinde daldığım bir odada iki memuru üstüste yakaladığımda yaşamıştım fakat bu sefer etrafta kimse yoktu. Bir ev gibi döşenmişti. Evdi ulan işte kenef değil. Muharrem abinin evi. Diplomatik ilişkimizin bulunmadığı bir cumhuriyette pasaportsuz kalmak gibiydi. Bir an evvel firar etmek için kapının koluna elimi attığımda aşağı kattan bir çocuğun sesi geldi : “Baba?”
Hayatımda duyduğum en içten “baba” tonlamasıydı. İçgüdüsel bağı tek kelimede özetleyebilen türden. Baba kavramını kişilikten, görünüşten, davranışlardan soyutlayan cinsten. Muharrem abiyi birinin babası yapan.
Çocuğun içten çağrısını yanıtlamayı çok isterdim. Yapamadım. Sessizce çıkıp gittim. Sahneye çıktım. Bageti de düşürmedim.
Foto Londra turnemizden. Can Aslan tarafından çekildi. School Disco dışında bir yerde çalmadık. Orada da enstrumanlarımız yoktu gerçi. Bu post da resimde mesafeli duran klavyecimiz İzel’e ithaf olsun. Hünerli parmaklarını bu kez astsubayın yazı işleri için kullanıyormuş. Edirne’deki tertiplere selamlar. 14 Şubat’ta doğmuş bir de bildiğim kadarıyla mübarek. Gani gani senelere İzo.
5 yorum:
Hatıratın konseptinin, yazarın nostaljiye bulanmış duygu durumunun yanında, bir adet veledin çıkarabildiği "baba" tonlamasına yüklediği anlamlarla şekillenmesi, kendisinin tez zamanda başının bağlanması gerekliliğini haykırır gibiydi. Bir de bu duygusal tecrübenin ona kattığı hava dahi bünyesinde "bageti düşürmeme" şeklinde sirayet eden olumlu motivasyon oluşturmuşken evlendiğinde mevcut potansiyelinden ne kadar daha yukarı çıkabileceğinin sinyalleri cümleten kayıtlara geçmeli. Buna dis-binaen(?) birkaç sorum olacak:
1-Enstrümansız turneye mi çıktınız?
2-O yetmemiş gibi enstrümansız sahneye mi çıktınız?
3-Turne dediğimiz şey minimum kaç konser içerir?
4-Yazılarını özlemiş miyim?
-Esra M.-
:) Sırf adam gibi çalabilmek için çıkabilirim Mustafa Sarıgül'ün karşısına. Yanıtları vereyim sabırsızca
1- Aslında hayır ama öyleymiş gibi düşünmek hoşuma gidiyor.
2- Bkz. yanıt 1
3- 1 olması lazım
4- Umarım :/
Parmakları şu anda yazı yazmak dışında şeyler yapıyor sanıyorum. Silah tutmak? 13 Şubat'ta doğum günü hediyesi verdiler. Topluca "arazi"ye gittiler. 5 ya da 15 gün kalma ihtimalleri varmış. Bugün hiç konuşamadık. Söylediğine göre bu 5 ya da 15 gün hep böyle geçecek, çünkü orada yatıp kalkacaklarmış. Dilerim çok zorlanmıyordur diyeceğim boş laf olacak. Ama burda resmini görünce etkilendim, şimdi o arazi denen yerde de böyle düşünceli bakıyor mudur diye. Telefonda bazen diyordu ki: "nerdeydim ben - şimdi nerdeyim, kimlerleyim" Saol Albo, bi resim beni nerelere götürdü...
-Melisa-
Mete bir Sith Lord gibi mağrur ve güçlü dururken ben ingiltere'ye yeni ayak basmış, "bir gift shop açmak için kaç çift gerekir" diye düşünen bir hintli, bir pakistanlı gibi çıkmışım adeta..
O günü de çok iyi hatırlıyorum, Dünyanın en gelişmiş altyapısına sahip ülkeden gelmişiz gibi ,metrodaki 1 günlük bakıma nasıl da içerlemiş, nasıl da sövmüştük bir zamanlar güneşin batmadığı krallığa.
Ben hala "şu an öğle tatilindeyim" deyip başından def eden taksicideyim.
Yorum Gönder