18 Şubat 2009 Çarşamba

Mentor


Yıllar önce bir akıl hocam vardı. Gerçi geride bıraktığım yıllarda belki beşten fazla akıl hocam olmuştu fakat resmi sıfatı mentor olan sadece bir kişi vardı. Bu kişi, gene yıllar önce üye olduğum bir sivil toplum kuruluşunun genç öğrencilerin hayata bakış açılarını etkileyebilecek başarı öykülerine sahip insanlarla buluşturma programının bir parçasıydı.  Üç adet öğrencinin oluşturduğu grup, haftanın belli günleri bir işadamı, bir müzisyen ya da ünlü bir doktorla buluşup hayatı tartışıyordu.

Dernekte çok yeniydim, duyduğum her fikire yeni gelin gibi atlıyordum. Çalan kapılara bile atladığım oluyordu.  Bunlardan birinde karşıma Elinde Beşiktaş formalı Tayfur Havutçu çıkmıştı da dakikalar süren dumurun ardından kendisini içeriye almayı akıl edebilmiştim. Beşiktaş’ın deplasmanda Chelsea’yi 2-0 yenmesinden iki gün geçmişti, kaptan da formasını açık artırma için derneğe bağışlamak üzere gelmişti. Beklenenden erken gelmiş olacaktı ki binada ben ve diğer yeni gelin Medina’dan başka kimse yoktu. Kendimizi bir masada kaptanın karşısına konuşlanmış ve saçma sapan sorular sorarken bulmamız bu yüzdendi. “İbrahim Üzülmez mükemmel oynadı” diye girmiştik söze. Hakikaten de mükemmel oynamıştı.

- İbo İzmit’liydi değil mi Tayfur abi?

- Evet

Sivil toplum kolektivizminin bir parçası olmanın verdiği coşku bizi 16 saatlik sertifikalı Triaj eğitimine yöneltmişti bir kaç gün içinde. Bir kaza veya felaket durumunda yaralıların sınıflandırılması anlamına gelen triajın sertifikalı uzmanları olacaktık. Fenerbahçe’nin son iki başkanı ve hayatımda karşıma çıkmış tüm biyoloji ve coğrafya öğretmenlerinde olduğu gibi,  bir konuya dair en üst yetkilinin konunun özünü oluşturan terimleri asla telaffuz edememesi kuralına sıkı sıkıya bağlı eğitmen “kadadedelerin” sağlık durumlarına göre sınıflandırılması için renkli kurdeleler kullanmamızı öğütlüyordu. Gelen sağlık ekiplerine ihtiyaç duyacakları ölümcül zamanı kazandıracak bir yöntemdi. Acil müdahaleye ihtiyaç duyan yaralıya kırmızı, biraz daha az acil durumdakine sarı gibi gibi...  Fazlasıyla kafa karıştırıcı bir yöntemdi zira Kate Beckinsale’in Pearl Harbor adlı filmde yaralıları rujla işaretlemesi dışında canlı bir örneğini görmemiştik triajın.

 Sıfır ilkyardım bilgisiyle yaralıları sınıflandırırken dikkat edilecek hususlar bir kenara dursun yakınlarda bir çiçekçi olmadığında 4 farklı renkteki kumaş parçasını bulamayacağımız gerçeği en kötü gün gibi ortadaydı. Ağzına dayanan bir cep aynasında buğu oluşturmayan bir yaralının çoktan mefta olduğuna dair bir kanı oluşturmalı ve koluna siyah kurdele bağlamalıydık örneğin. Etik anlamda bir sorun teşkil edip etmediğini eğitmene sormaya karar verdim. Yanıt ondan gelmedi. Kırçıl saçlı, baygın bakışlı öğrenci bir arkadaş müdahale edip üçüncü gözümü açtı:

“Abi survival of the fittest işte yaa...”

Mentor mevzusuna dönelim. Ünlü bir sanayiciydi. İlk ve tek buluşmamıza grubun geri kalanını oluşturan iki öğrenci de gelememişti. Öyle ya da böyle oldukça basmakalıp bir ikili olmuştuk. Geçmişinde siyasi terazinin solunda fazlasıyla ağırlık yaratmış ve o günlerden Hadi Uluengin tarzı bir aydınlanmışlıkla “cinnet günleri” olarak bahseden bugünün liberal iş adamıyla, üniversitedeki ilk yılının başlarında, hocaları tarafından gözleri açılmış, çok uluslu şirketlerden ve onları hatırlatan her türlü sembolden nefret eden asi öğrenci tipi. Mentorunun gurur duyduğu ve gelişmişlik göstergesi olarak 60’ların Türkiye’sine kıyasla üstün gösteren büyük gökdelenleri dünyanın üzerindeki mezar taşları olarak gören klişe bir tipleme.

O ise geleceğimi benden daha iyi gördüğünü düşünüyordu. Gençlik yıllarında çalıştığı bankadan gizli komünist yayınların dağıtımını yaparken yakalandığı için kovulmuştu. Şili’de Allende’nin devrimi başladığında olayları yerinde görmek için kalkıp oralara gidecek kadar gözü karaydı. 40’ından sonra ise doğru yolu bulmuştu. Serbest piyasa ekonomisi ve Batı modernizmine koşulsuz eklemlenme. Fikirlerim fazlasıyla gençlik hezeyanı kokuyordu. Antik Mısır’da dahi dünyanın sonunun yakın olduğunu haykırıp duran kahinler vardı. “Biz antik bir kahinden daha fazlasını görebiliyoruz verilere dayanarak. Gezegendeki kaynaklar yetmediğinde başımıza neler gelecek?” diye sormuştum. “Isaac Asimov gezegendeki kaynakların en az 1000 yıl daha bize yeteceğini söylüyor” demişti. Vücudunda kendisine en az 20 yıl daha yetecek kadar kaynak bulunan Asimov’un 1983’de sıradan bir by-pass ameliyatı sırasında kaptığı HIV virüsünün bağışıklık sistemini çökertmiş olduğunu ve 1992’de bu sebeple öldüğünü bilmiyordu. Ben de bilmiyordum, zira bu sır tam da o günlerde, yeni yeni açığa çıkıyordu.

“Avrupa Birliği’ne üyelik yaşamsal bir zorunluluktur” demişti. Bu, Avrupa Birliği üzerine yüksek lisans yapmamdan 5 yıl önce geçen bir konuşma olduğu için o sıralarda İsviçre’yi üye ülke olarak bilen şüpheci çoğunluktandım. Avrupa’nın kendi içinde bir sürü birlikçiğe bölüneceğini iddia ediyordum. Salt zihniyet transferiyle modernleşemeyeceğimizi, olsak olsak vitrini şık görünümlü köhne ve yozlaşmış bir mağazaya dönüşeceğimizden dem vuruyordum. Osmanlı Sadrazamı Mustafa Reşit Paşa’nın içerisinde eşitlik ve özgürlük temalı kararların yer aldığı Tanzimat Fermanı’nı Gülhane’de halka okuyacağı gün evden çıkmadan önce tüm ailesinden helallik aldığına dair anekdotu alışık olmadığım bir heyecanla anlattım. Görüşmeyi kısa kesmeye karar verdi. Çok toydum. Zamana ihtiyacım vardı. Yüksek lisansta Secularism dersini veren hocanın sigara molasında “Bu birlik çöker lan” dediği anı yaşamama daha çok vardı. Bir arazi aracıyla beni evine bıraktı. Oldukça kibar biriydi. Dernekte görevli olan kızına aşıktım. Bundan haberi yoktu. Kızının da öyle.

Kuruluşun o yıl İstanbul’da yapılacak olan NATO toplantısı için lojistik görevini üstlendiğini duyduğumda oraya gitmekten tamamen vazgeçtim. Sivillik neredeydi? Kolpa sebebim buydu. Oysa ki sıkılmıştım. Her şeyden çok çabuk sıkılırım. Bu yıl İstanbul’da yapılacak IMF toplantısının lojistiğinde görev yapacağım.  Toplantıya gelebilecek banka kalırsa tabii. Bir gün bir hastane odasında kolumda siyah bir kurdeleyle uyanırsam gidip kimi öldüreceğimi  artık biliyorum en azından.

 

-Protégé- 

13 Şubat 2009 Cuma

Baba ve Amai

Grubumla mezun olduğumuz lisenin gençlik festivalinde sahneye çıkacağımız gündü. Çok iyi bir davulcu değildim. Hala da değilim gerçi. İkinci sahne deneyimimdi. İlkinde çaldığımız tek parçanın daha ilk bölümünde bageti yerlerde aradığım anlar tazeliğini koruyordu. Çınlayan Murphy özdeyişlerini susturmanın yolu yıllar sonra mezun olduğu okula dönen öğrenci coşkusuna kendini kaptırmak gibi görünüyordu. Öyle de yaptım.  Spor salonunu tavaf edip, okul alanı içerisinde zaman durmuşçasına kati ve baki kalan hoca alışkanlıklarını gözlemleyip nostaljiyle dolmak gibi klişe hamleler yani.  

Bir de Muharrem abi vardı tabi. Liselerde kapı görevlisi olarak anılan fakat iş tanımı sıfatını çoktan aşıp geçmiş ve genelde öğrenciler tarafından çok sevilen babacan adamlar ekolünün sadık bir temsilcisiydi. Kısa boylu ve tıknazdı fakat alaya alınacak mesafeyi kolay kolay tanımazdı. Hun hakanı Attila’yı kısa boylu ve tıknaz olarak betimleyen tarihçi Roma’da pek ciddiye alınmamıştı. Biz almaya hazırdık. Fevri ve deli olduğu zamanlar çoğunluktaydı zira. Birilerinin ardından küfrederek koştuğu ve börek almaya çıkan öğrencileri okula sarsılmaz bir inatla almadığı manzaralara tanıklık etmeyen yoktu aramızda.

Nereye gidilirse gidilsin geride değişmeyen insan ve mekanların olduğunu görünce duyulan bilindik ve sıklıkla inkar edilen huzuru yaşatmada gecikmemişti Muharrem abi, vokalistimizin park ettiği arabayı okulun bahçesinden def etmeye çalışırken:

-Bunca yıl sonra saç sakal tamtakım halde okula gelmişiz abi bi selamlaşıverseydik hele.

-Ben anlamam çıkacak o araba bahçeden,  çok çok yarım saat dursun.

-Eyvallah.

Sahneye çıkacağımız vakit yaklaşmış, beyinler haziran güneşiyle pişmiş, yukarıdaki fotoyu çeken arkadaş nişanlandığını sigara molasında açıklamışken doğanın çağrısına yanıt vermek için doğru bir zaman gibi gelmişti. Yolu biliyordum, neticede benim okulumdu. Bahçeyi boydan boya geçip 7 yıl boyunca sonu rahatlamayla biten koridoru arşınlayıp tahta kapıdan içeri girdim. Ortam beklediğimin aksine karanlıktı. Göz alışınca da oranın olmam gereken yer olmadığını anlayabildim. Benzer bir hissi üniversitenin prefabrik öğrenci işlerinde daldığım bir odada iki memuru üstüste yakaladığımda yaşamıştım fakat bu sefer etrafta kimse yoktu. Bir ev gibi döşenmişti. Evdi ulan işte kenef değil. Muharrem abinin evi.  Diplomatik ilişkimizin bulunmadığı bir cumhuriyette pasaportsuz kalmak gibiydi. Bir an evvel firar etmek için kapının koluna elimi attığımda aşağı kattan bir çocuğun sesi geldi : “Baba?”

Hayatımda duyduğum en içten “baba” tonlamasıydı. İçgüdüsel bağı tek kelimede özetleyebilen türden. Baba kavramını kişilikten, görünüşten, davranışlardan soyutlayan cinsten. Muharrem abiyi birinin babası yapan. 

Çocuğun içten çağrısını yanıtlamayı çok isterdim. Yapamadım. Sessizce çıkıp gittim. Sahneye çıktım. Bageti  de düşürmedim.

Foto Londra turnemizden. Can Aslan tarafından çekildi. School Disco dışında bir yerde çalmadık. Orada da enstrumanlarımız yoktu gerçi. Bu post da resimde mesafeli duran klavyecimiz İzel’e ithaf olsun. Hünerli parmaklarını bu kez astsubayın yazı işleri için kullanıyormuş. Edirne’deki tertiplere selamlar. 14 Şubat’ta doğmuş bir de bildiğim kadarıyla mübarek. Gani gani senelere İzo. 

9 Şubat 2009 Pazartesi

"Vals im Bashir" aka The Curious Case of Ari Folman

Kabul etmek gerek, şu günlerde insanları bir İsrail filmine gitmeye teşvik edip filmin sanatsal değerini övmenin popüler olabilecek bir tarafı yok. Net ortamında gani gani logoların dolaştığı, İsrail ürünlerine boykot çağrısı yapıldığı günlerde film sektörü yine de cesaret edip 2 salonda da olsa gösterime sokmuş "Vals im Bashir"(Beşir'le Vals)'i Türkiye'de. Anadolu Kaplanları Sivasspor ve Kocaelispor İsrail takımlarından oyuncu almayı sürdürüyorlar gerçi. Dinleyin hele.

Bu yılki Altın Küre ödüllerinde en iyi yabancı film ödülünü kaptı Beşir'le Vals. 22 Şubat'taki Oscarlar için de önde gelen bir aday. Kaymağını Persepolis'in yediği politik animasyon türünün bir örneği gibi dursa da film politik değil. Konusunun özünde 1982'de gerçekleşen Sabra ve Şatilla katliamının yer alıyor olmasına rağmen, olayın taraflarının görüşlerini alıp ortaya bir belgesel koymaktan ziyade filmin aynı zamanda yönetmenliğini de üstlenen Ari Folman'ın geçmişine yönelik kişisel keşfine yer veriliyor. Katliamın sebebine ya da İsrail ordusunun Lübnan'ı işgalinin arka planına yönelik bir saptama hevesi yok. Evveliyatında Memento'da görüp aklımın plakasına kazıdığım "hafıza yanıltıcıdır" düsturunu kendisine şiar edinmiş ana anlatım, bir İsrail askerinin bugün dahi kaç kişinin öldüğü belirlenemeyen katliama dair hatıralarının üzerindeki silik örtüyü kaldırıyor diyelim daha fazla spoil etmeden. Zira başkalarına anlatması gerçekten güç olan bir film.

Netameli konusundan ve İsrail'in son Gazze saldırısının filmin popülerleşmesine denk düşmesinden ötürü bilindik önyargılardan arınmak gerekiyor izlerken. Film yaygın eleştirilerin de etrafında yoğunlaştığı gibi bir İsrail'i aklama çalışması değil. Hıristiyan Falanjistlerin katliamı gerçekleştiren birinci el olması ve olaya tanıklık eden ya da bizzat içerisinde yer alan İsrail askerlerinin bölük pörçük öz-soyutlamaları filmin genel temasını bastıracak bir unsur olamıyor. Zira hatıraların vicdanı rahatlatmak amacıyla deforme edilmesinin söz konusu ya da başka bir katliama tanık olup, etkin olmaya rağmen atıl kalmanın verdiği suçluluk duygusunu yok etmek için kullanıldığı yeterince vurgulanıyor. 

Yarın sağ, daha sağ ve en sağ şeklindeki üç siyasi partinin yarışacağı bir genel seçime sahne olacak İsrail için oldukça önemli bir film kuşkusuz. Zira filmi izleyen kimsenin yerinde olmak istemeyeceği askerler resmediliyor içerisinde. Bu açıdan bakıldığında eserin konusunu savaş yapanın gişe, savaş psikolojisi yapanınsa kült olduğu film sektöründe The Thin Red Line ve Full Metal Jacket gibilerinin yanında adını anmakta beis görülemeyecek bir yapıt olarak ortaya çıkıyor Beşir'le Vals. Animasyon yapımların genelde genç dimağlara hitap ettiği yönündeki temellendirme zahmetine girmediğim tespit eğer şimdi de geçerliyse, filmi izleyenler Saving Private Ryan'da ayet okuyarak tek kurşunla can alan Private Jackson karakteri kadar cool bir sima bulamayacaklardır ekranda. Kız arkadaşı tarafından terk edilmiş ergen hezeyanını eve tabutta dönerek yaratacağı intikam hissiyle bastıran asker onlara daha yakın gelecek, cehenneme giriş öncesi korkusunu hayali bir kadının kollarında eritmeye çalışan erkeklik kompleksinden sıyrılamamış çocuk animasyon olmasına rağmen el bombasını mikrofonmuş gibi tutan Frank Sinatra'dan daha gerçek görünecektir elbet.

Halt

Üstat Mario Levi "Satırsız gününüz geçmesin" diyerek bitirmişti yazı yaratımı kursunun ilk dersini. Elbette Latincesini söylemişti ilk olarak. Kuşkusuz çok daha afiliydi. Romalıların su kemeri, yollar, kamusal sağlık gibi modern topluma kazandırdıklarına ek bir özdeyişti. Söylenene göre antik Roma'nın notariusları(bildiğin noter) Alaric'in Vizigotları kenti yağmalarken işlerine aynen devam etmişler. Yazmaya ve kayıt altına almaya yani. Titanik'teki susmayan orkestra efsanesi gibi. Kölelerin efendilerine tecavüz ettiği bir ortamda "Ben burada ne halt ediyorum?" cinnetine kapılmadan paşa paşa yazmışlar.

Satırsız onlarca günüm geçti. Mario'nun yararlı tavsiyesine uymak için çaba gösterdiysem de başarılı olamadım. "Ben burada ne halt ediyorum" cinneti her daim baskın taraf oldu. Bunlardan birinde gecenin bir yarısında İngiltere'nin bilmediğim bir yerinin bilmediğim otobanında, patronumun yolda kalmış arabasını itekliyordum. Mola verdiğimiz bir anda patron açık kaputun ardında kaybolmuşken sırtımı tampona verip içimden haykırmıştım: "Ben burada ne halt ediyorum lan!" Bitirimler Sınıfı adlı Türk filminde Perihan Savaş'ın canlandırdığı şiddet yanlısı fakat iyi kalpli öğretmen karakterinin ahlak anlayışını Anglo-Sakson soğukluğuna yedirmiş bir emlakçı olan patronum tükenmişliğimi fark etmiş, çağırdığı kardeşinin arabasıyla beni evime postalamıştı. O ruhani cinnet ve tükenmişliğin sürekli hale gelmesiyle uzaklaştım satırlardan. 

Hafif ukala ve elitist bir yaklaşım benliğimi aldı götürdü ilerleyen günlerde; kendini bir türlü kendi yerini bulamayan bir puzzle parçası gibi görmek. Hayatın belli dönemlerinde zamanı durdurup çevrede olup bitenlere bakıp kendini soyutlama gafletine düşmek. Yazarının yine sen olduğu bir roman karakterinin başını gökyüzüne çevirip kaş kaldırması gibi. Yine öyle bir an. Son bir ay içerisinde ikinci kez hasta düşüp mendil yığınları oluşturmuşken "Ben burada ne halt ediyorum" demekten daha iyi bir seçenek olarak ilk kez yazmak göründü gözüme. Kapağı şimdilik kapatalım gazı kaçmasın. Satırsız gün de geçmesin.